İslam hukukuna göre, bir İslam beldesinde bulunan gayrimüslimler, serbestçe dinlerini yaşayabilir ve propagandalarını açıkta yapabilirler mi?

Tarih: 24.06.2009 - 00:00 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Bu konu hakkında, İslam alimleri tarafından farklı görüşler ortaya konmuştur. Alimler, içinde bulundukları zaman ve zeminin şartlarını da göz önünde bulundurarak, vardıkları kanaatlerini pekiştirmek için kitap ve sünnetten deliller getirmişlerdir. Farklı yorumlara açık olan ayet ve hadis rivayetlerinin varlığı, bu konuda -kişisel mizaçların da etkisiyle- farklı görüşlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

İslam Devletine sadık kalacağını ve itaat edeceğini söyleyerek burada yaşama niyeti gösteren bütün güyr-i müslimlere “Zimmi” denir. İslam, bütün bu çeşit vatandaşlara, hayatlarının, bedenlerinin, mallarının, kültür, inanç ve namuslarının korunacağına dair bir garanti verir. Onlara da sadece memleket kanunları uygulanır ve bütün medeni meselelerde Müslümanlarla eşit haklara sahip kılınır.

Peygamberimiz (sav), İslam davetini engellemeyen ve genel kurallara uyan herkes ile iyi ilişkiler içinde olmuş ve hiçbir zaman diğer din mensuplarının dinlerine müdahale etmemiştir. Ehl-i kitabı toplumun birer ferdi olarak kabul etmiş ve onların bazı davetlerine icabet etmiştir.

Resulullah'ın ehl-i kitabın düğün yemeklerine katıldığına, cenazelerini taşıdığına, hastalarını ziyaret ettiğine ve onlara ikramda bulunduğuna dair rivayetler bulunmaktadır. Hatta Necran Hristiyanları onu ziyaretlerinde Resulullah onlara abasını sermiş ve oturmalarını söylemiştir. İslam, Müslüman olmayan toplulukların, dinlerini istedikleri gibi yaşamalarına izin vermiş ve bunu engelleyenleri de cezalandırmıştır...

Ayrıca İslam, ehli kitabın yemeklerinden yemenin caiz olduğunu söylemiş, kestiklerinin helal olduğunu söylemiş ve onların kadınlarıyla Müslüman erkeklerin evlenebileceğini söylemiştir. Evlendikten sonra da kadının kendi dinini serbestçe yaşayabileceğini ve ona herhangi bir baskı yapılamayacağını belirtmiştir. (Yrd. Doç. Dr. Yusuf Ziya Keskin, Nebevi Hoşgörü, s.77-78)

Konuyla ilgili bazı Hadisler

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

"Bir zimmiyi (sorumluluk altına alınan kişi) haksız yere öldüren cennetin kokusunu duyamaz. Halbuki onun kokusunu kırk yıllık yoldan duyabilir." (Buhari, Cizye, 5)

"Kim bir muahide /zımmiye zulmeder veya gücünün üstünde bir iş yükler ya da zorla ondan bir şey alırsa kıyamet günü ben onun hasmıyım." (Ebu Davud, Harac, 31-33)

"Kim bir zimmiye zulmetse veya gücünün üstünde bir mükellefiyet yüklese, ben onun hasmıyım." (Ebu Yusuf, Kitabu'l-Harac, Matbaatu's-Selefiye, 1397 h. Kahire, s.135)

Onlara; Allah'ın zimmeti altında oldukları için zimmi denmiştir. Bu konuda Peygamberimiz (sav)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir:

"Kim bir zimmiye eziyet ederse ben onun davacısıyım. Ben kime (bu dünyada) davacı olursam, kıyamet gününde de davacı olurum." (Acluni, Keşfu'l-Hafa' II, 218)

Resulullah (S.A.V.) ordusunu savaşa gönderirken şöyle tembih ederdi: "Allah adına çıkınız. Çünkü siz Allah yolunda savaşıyorsunuz, zulmetmeyiniz. İnsanların organlarını kesmek suretiyle işkence yapmayınız. Çocukları, manastırlarda oturan din adamlarını öldürmeyiniz." (Ebu Davud, Cihad 120)

Hz. Peygamber (sav)'in birtakım gayri müslim gruplarla yaptığı anlaşmalarda da canları ve mallarının güvenlikte olduğu hususu özellikle vurgulanmıştır. (Cüheyne kabilesi ile yapılan anlaşma Hamidullah, Vesaik, no.151)

Hz. Peygamber (sav) tarafından Hristiyanlara sunulan mabet garantisine dair ilk ifadeleri Necranlılarla yaptığı anlaşmada görüyoruz. Anlaşmada Allah'ın himayesi ve peygamberi Muhammed'in zimmetinin Necranlıların mabetlerinin üzerine olduğu belirtilerek ibadethaneler garanti altına alınmıştır. (İbn Sa'd, I, 288, 357-58)

Anlaşmanın Ebu Davud'daki rivayetinde ise kiliselerin yıkılmayacağı ifadesi yer almaktadır. (Ebu Davud, Haraç, 29-30)

Hz. Peygamber (S.A.V.) Beni Haris b. Kab üskufu ile Necran üskuflarına gönderdiği emannamede de mabetler hakkındaki garantiyi tekrarlamıştır. (İbn Sa'd, I, 266)

Hayber Yahudileri bir defasında Hz. Peygamber (sav)'e gelip ürünlerinin bazı Müslümanlar tarafından izinsiz şekilde alındığını söyleyerek şikayette bulunmuşlardır. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav), Müslümanları mescitte toplamış ve onlara kendileriyle muahede yapılanların mallarının haram olduğunu ilan etmiş ve yaptıkları şeyin doğru olmadığını açıklamıştır. (Müsned, IV, 89; Vakıdi, II, 691; Serahsi, Siyer, I, 133, IV, 1530)

Hz. Ali (ra); "Her kim ki bizim zımmimizdir, onun kanı bizimki kadar kutsaldır, malları bizim mallarımız kadar tecavüzden masundur." dedi. Başka bir kaynakta, Hz. Ali'nin şöyle dediği naklediliyor: "Zımmi durumunu açıkça kabul edenlerin malları ve hayatları bizimki (yani Müslümanlarınki) gibi kutsaldır." (İslamda Devlet Nizamı, Ebu-l A'la-El Mevdudi, Hilal Yayınları, 1967, s. 76)

Necran, Mekke ile Yemen arasında bir yerdir. Necran Hristiyanlarının temsilcileri Medine'ye geldiklerinde Hz. Peygamber (S.A.V.) ve ashabı henüz ikindi namazını kılmışlardı. Onlar da ibadet vakitleri geldiği için, mescide girip doğu istikametine yöneldiler ve ibadet etmeye hazırlandılar. Ashab-ı kiram onlara mani olmak istedi. Ancak Resulullah (S.A.V.) onların serbest bırakılmalarını ve ibadetlerini yapmalarına müsaade edilmesini emretti. Onlar da doğuya doğru yönelerek ibadetlerini yaptılar. (İbn Hişam, I, 574; İbn Sa'd, I, 357)

Hz. Peygamber (s.a.v.)'in ve onu izleyen Raşid Halifelerin çeşitli Hristiyan, Yahudi ve diğer dini gruplarla yaptığı anlaşma metinleri bugün birer vesika olarak korunmaktadır... Mesela, Hz. Peygamber (s.a.v.), Hristiyan olan İbn Harris b. Ka'b ve dindaşlarına yazdırdığı anlaşma metninde: "Şarkta ve Garpta yaşayan tüm Hristiyanların dinleri, kiliseleri, canları, ırzları ve malları Allah'ın, Peygamber'in ve tüm müminlerin himayesindedir. Nasraniyet dini üzere yaşayanlardan hiç kimse kerhen İslam'a icbar edilmeyecektir. Hristiyanlardan birisi herhangi bir cinayete veya haksızlığa maruz kalırsa Müslümanlar ona yardım etmek zorundadırlar." maddelerini yazdırdıktan sonra: "Ehl-i Kitap ile ancak en güzel yöntemlerle mücadele edin..."(Ankebut, 29/46) ayetini okudu. [İbn Hişam, Ebu Muhammed Abdulmelik, (v.218/834), es-Siretü'n-Nebeviyye, Daru't-Turasi'l-Arabiyye, Beyrut, 1396/1971, IV/241-242; Hamidullah, el-Vesaik, s.154-155, No.96-97; Doğu Batı kaynaklarında birlikte yaşama, s.95]

Medine Site Devleti Sözleşmesinin;

17. maddesi: "Yahudilerden bize tabi olanlara yardım edilip iyi davranılacaktır. Onlar hiçbir haksızlığa uğramayacak, düşmanlarına yardım edilmeyecektir."

25. madde: “Beni Avf Yahudileri müminlerle birlikte tek bir ümmettirler. Onlar kendi dinlerine, Müslümanlar da kendi dinlerine göre yaşayacaklardır."

36. madde: "Müslümanlarla Yahudiler arasında yardımlaşma, nasihat ve iyilik olacaktır." (İbn Kesir, es-Sire, II/322; Hamidullah, el-Vesaik, s.44-45; Doğu ve Batı kaynaklarında birlikte yaşama, s.285)

Ünlü müfessir Fahreddin-i Razi, Tefsir-i Kebir'inde: "Din ve iman müstesna tutulmak kaydıyla, bir Müslümanın bir gayr-i müslimi hafife almasını, ona karşı böbürlenmesini caiz görmemekte ve insanların iman ve küfür haricinde diğer övülen sıfatlar itibarıyla müşterek olduğunu" ifade etmektedir. (Fahreddin-i Razi, Tefsir-i Kebir, c. 28, s.138)

Dr. Mümtaz AYDIN'ın "Bir Arada Yaşama Sanatı" isimli makalesinde, gayr-i müslimere tanınan haklar ve Osmanlı'da bazı uygulamalar konularında, şu bilgilere yer verilmiştir:

Tarih boyunca milletler, yurt edindikleri topraklarda varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bu milletlerden bazıları hâlâ yaşamaya devam ederken, bazıları da ömürlerini tamamlamıştır. Tarih boyunca; bu millet ve devletlerden bazıları dönemin siyasî şartları gereği komşuları olan ülkeleri zaptetmiş, o ülkenin milletini de kendi hakimiyeti altına alarak yönetmiştir. Böylece yeryüzünde ırk, renk, dil ve din olarak birbirinden farklı olan milletlerden birinin hâkim, diğerinin ise onun hakimiyeti altında yaşadığı bir yönetim şekli ortaya çıkmıştır. Farklı kültür ve inançların, aynı coğrafyada farklı statülerde yaşamaları, insanlık tarihinde derin izler bırakan savaşlara, ölümlere ve eziyetlere sebep olmuştur. Bugün bile dünyanın bazı bölgelerinde aynı problemler yaşanmaktadır.

Yakın tarihe kadar hakimiyeti altında başka millet ve dinlere mensup topluluklar bulunduran devletlerden biri de Osmanlı'dır. Osmanlı, hakimiyeti altındaki millet ve toplulukların insanî hak ve hürriyetlerini göz önünde bulundurduğu mükemmel sistemiyle, günümüz devletlerine de örnek teşkil etmiştir. Kuruluşundan itibaren teb'ası arasında başka millet ve dinlerden topluluklar da bulunan Osmanlı'da, Müslüman nüfus ile Müslüman olmayan unsurlar, iç içe ve belli bir düzen içerisinde yaşamışlardır. Osmanlı devletince uygulanmış olan kaynağını İslâm hukukundan alan ve farklı dinlerden insanların asırlarca bir arada yaşamalarını sağlayan bu idari düzenin adı: "Osmanlı Millet Sistemi"dir. Millet sistemi; bir bölgenin İslâm ülkesine katılmasından sonra, buradaki kitap ehlinin bir ahitname ile, İslâm devletinin idaresi altına girmesinden doğan bir teşkilat veya bir hukukî varlıktır.

Osmanlı Millet Sistemi'nin kaynağı İslâm hukukudur. Kur'anda insanlar; "inananlar" ve "inanmayanlar" diye iki gruba ayrılır. Bu temel ayrım dışında İslâmiyet, insanlar arasında ırk, renk, dil ve ülke esasına dayalı başka bir fark gözetmediği gibi, kendi mensuplarının oluşturduğu bir toplumda, İslâm inancını paylaşmayanların inanç hürriyetlerine, can ve mal güvenliğine sahip çıkarak yaşamalarına imkân tanımıştır. Bunun ilk örneği de bizzat Hz. Peygamber tarafından Medine'de bulunan müşrik ve Yahudilerle yapılan "Medine Vesikası" anlaşmasıdır. İslâm hukukuna göre bir İslâm ülkesinde yaşayan teb'a; ırk, kavim veya cemiyetlerine göre değil, mensubu olduğu inanca göre Müslüman veya gayr-i Müslim olarak birbirinden ayrılırdı. Gayr-i Müslimler de devletin himayesi altındadır, onların hukuk ve mükellefiyetleri 'zimmî' statüsü altında belirlenmiştir. Böylece gayr-i Müslimlerin; can, mal ve namus güvenlikleri garanti altındadır. Buna karşılık; tarımda, "haraç"; can vergisi olarak da "cizye" ödemekle mükelleftirler. Bu sayede onlar dinî ve hukukî temele dayalı kültürel kimliklerini muhafaza ederek İslâm toplumunun içinde yaşama imkânına kavuşmuşlardır. İdaresi altında farklı din ve milletlerden topluluklar bulunduran Abbasi ve Selçuklular gibi devletlerde de olan bu uygulama, Osmanlı Devleti'ndeki millet sistemiyle en gelişmiş biçimini bularak, "kanunnâme"lere girmiş ve yazılı bir hukuk haline gelmiştir.

Osmanlı toplumu Müslümanlarla birlikte, diğer semavî dinlerin mensupları olan Hristiyan ve Yahudilerden oluşmaktadır. Osmanlı'daki Hristiyan topluluğun bir kısmı zaten devletin kuruluşundan önce bu topraklarda yaşamaktaydı, diğer bir kısmı ise, yeni fetihlerle veya kendi istekleriyle Osmanlı toplumuna katılmışlardır. Ancak Osmanlı'daki Hristiyanlar mezhep farklılıklarından dolayı "Rum" ve "Ermeni" şeklinde iki ayrı millet olarak isimlendirilmişler, İstanbul'un fethinden sonra yapılan düzenlemelerle iki millet halinde hukukî statüye kavuşmuşlardır. Diğer bir gayr-i Müslim unsur olan Yahudiler de yine bu topraklarda eskiden beri yaşamaktadır. Ayrıca 1492'de Endülüs Emevi Devleti'nin yıkılıp buranın Hristiyanların eline geçmesiyle başlayan zulümden kaçan çok sayıda Yahudi'nin Osmanlı'ya sığınmasıyla, bu sayı daha da artmıştır.

Millet Sistemi sayesinde, Osmanlı coğrafyasında yaşayan gayrimüslimler, temel hak ve hürriyetlerine sahip olma ve bunları uygulama imkânı bulmuştur:

Bunların en başında vatandaşlık hakkı gelmektedir. Günümüzde milli devletlerde vatandaşlık, kan ve toprak esasına dayanmaktadır. Buna karşılık İslâmiyet, insanlar arasında mukadder tesadüflere bağlı olan bu tür farklılıkları bir yana bırakarak, vatandaşlık konusunda irade ve tercihin ortaya konduğu dinî aidiyeti esas almıştır. Çünkü insanların mensup oldukları ırk, renk ve cinsiyet kendi iradeleri dahilinde değildir; fakat dinleri kendi tercihleridir. Bu sayede onlar, devlet tarafından Müslümanlarla aynı şekilde muhatap kabul edilmiş ve eşit sayılmışlardır. Bu vatandaşlık, sömürgeci ülkelerin sömürgeleri altında olan halkın vatandaşlığı gibi değildir. Zira sömürge halkı, teb'a olmakla birlikte, sömürgeci devletin kendi vatandaşlarının sahip olduğu siyasî haklardan mahrumdur.

Müslümanlarla zimmet akdi yapan ve vatandaş olan gayr-i Müslimlerin can ve mal güvenliği devletin garantisi altındadır. Zimmî bir kimseyi öldüren veya yaralayan Müslüman, hukukun gerektirdiği cezaya çarptırılır. Yine zimmînin malının bir Müslüman tarafından çalınması halinde ona ceza uygulanır.

Gayrimüslimlerin sahip olduğu hak ve hürriyetlerden en ilgi çekeni, inanç ve ibadet hürriyetidir. Her şeyden önce, hiçbir gayr-i Müslim, İslâmiyet'teki "Dinde zorlama yoktur." gerçeğinin bir gereği olarak Müslüman olmaya zorlanamaz. Herkes dilediği dine inanmakta ve o inancının gereği olan ibadetleri yerine getirmekte serbesttir. Osmanlı hakimiyetine giren gayr-i Müslimler, kiliselerinde ayin ve ibadet edebilirler, dinî günlerini kutlayabilirlerdi. Ancak yeni kilise yapılması veya mevcutların tamir edilmesi idarî bir tedbir olarak izne tâbidir. Hâlâ mevcut olan pek çok kilise ve havra, Osmanlı'nın bu hoşgörüsünün yaşayan şahitleridir. İstanbul'un fethinden sonra, bölgede mevcut semavî dinlere resmiyet kazandıran Osmanlı Devleti, bu mânâda Orta Çağ ve modern zamanlarda tevhid inancına sahip üç dini tanıyan, alt gruplarıyla birlikte uyumlu bir şekilde yaşamalarını güvence altına alan tek siyasî organizasyondur. Müslüman toplumun bu davranışı karşısında Müslüman olmayanlar da, meselâ, oruç ibadetine saygı olarak, Ramazan ayında açıkça bir şey yiyip-içmeyerek, kadirşinaslık göstermişlerdir.

Gayrimüslimler, Müslümanlarla eşit bir ikamet ve dilediği yere seyahat etme, çalışma, mülkiyet edinme, ticaret yapma Hakkına sahiptirler. Başka ülkelerden göç eden veya bir başka şehre taşınan gayr-i Müslimler, bazı küçük sınırlamalar dışında Müslümanlarla eşit bir ikamet ve dilediği yere seyahat etme hürriyetine sahiptirler. Bunun yanında çalışma, mülkiyet edinme, ticaret yapma konusunda herhangi bir sınırlamaya tâbi tutulmadıkları gibi, bazı alanlarda çalışmaları teşvik edilmiş hattâ öncelik tanınmıştır. Bu serbestlik, Osmanlı ticaret hayatında gayr-i Müslimlerin öne çıkmalarını ve büyük servet yapmalarını sağlamıştır. Müslüman nüfus genellikle tarım ve askerlikle meşgul olduğu için diğer alanlarda Müslüman olmayanların ağırlığı söz konusudur. Ülkedeki el sanatları ve zenaatların çoğu gayr-i Müslimlerin elindedir. Devlete ait kamu görevlerinde de onlara önemli görevler verilmiştir. Vezir, vali gibi yöneticiliklerde veya hakimlikte bulunamamakla beraber, özellikle tabiplik, tercümanlık vb. görevler genellikle onlar tarafından yürütülmekteydi.

Osmanlı idaresinde yaşayan gayrimüslimlerin sahip oldukları diğer çok önemli bir hak ve hürriyet de hukuk alanındadır. Gayr-i Müslimler; ceza davaları haricindeki aile, şahıs, miras, borçlar hukuku gibi dinî inançlarıyla ilgili konularda kendi mahkemelerine gitme ve kendi hukuklarını uygulamada serbesttirler. Bu, onları kendi inançlarının gerekleriyle baş başa bırakmadır. Bu şekilde onlar asırlar boyunca İslâm toplumu içinde varlıklarını sürdürme imkânı bulmuşlardır. Ancak ceza davalarında Osmanlı kanunlarına tâbidirler. Burada suç sayılan bir fiil işlediklerinde aynı hukuk onlara da uygulanır. Fakat, içki içmek gibi kendi dinlerince suç sayılmayan fiilleri işlediklerinde, İslâm hukukunun gereği olan ceza değil, sadece kanun düzenini bozma suçunun cezası uygulanır.

Gayrimüslimler isterlerse davalarını Osmanlı mahkemesine de getirebilir ve burada, kutsal kitapları üzerine yemin edebilirlerdi. Onların genellikle Osmanlı mahkemelerini tercih ettiklerini gösteren çok sayıdaki arşiv belgesi, aynı zamanda Osmanlı hoşgörü ve toleransının da önemli bir delili olarak günümüze kadar intikal etmiştir.

Gayrimüslimlerin sahip oldukları bu hak ve hürriyetlerin karşılığında yerine getirmekle yükümlü oldukları görevler ise, cizye ve haraç vergisi ödemektir. Cizye, can-mal ve namuslarının devlet garantisinde olması, bunların tehlikeye düşmesi durumunda da devlet tarafından korunması karşılığıdır. Aksi takdirde bu vergi alınamaz. Ayrıca gayr-i Müslimler askere de gitmezlerdi. Çünkü İslâmiyet onları, Müslümanlarla birlikte kendi dindaşlarına karşı savaşmak zorunda bırakmamak gâyesiyle askerlikten muaf tutmuştur. Bu aynı zamanda inanç özgürlüğünün bir gereğidir. Osmanlı ordusunun geri hizmetinde çalışanlardan da cizye vergisi alınmazdı. Ayrıca kadın, çocuk, ihtiyar, sakat, deli, münzevi ve din adamları da bu vergiyi ödemezdi. Askerlikten muaf olmaları sayesinde gayr-i Müslimler uzun vadede hem nüfus olarak azalmamışlar, hem de ticaret ve zenaatlarına kesintisiz devam ettikleri için ekonomik olarak güçlenmişler, hattâ devlete borç verecek hale gelmişlerdir.

Cizye ve haraç vergisi, Müslüman olanlara oranla gayr-i Müslim vatandaşlardan fazladan alınıyor gibi görünse de, durum öyle değildir. Çünkü onlardan alınan haraca benzer bir vergi olan öşür de Müslümanlardan alınmaktaydı. Cizye Müslümanlarca ödenmiyorsa da, verdikleri zekât onların ödediği diğer malî bir yükümlülüktü.

Gayr-i Müslimler sosyal hayatla ilgili bazı kısıtlamalara tâbi tutulmuşlardır. Ancak bu kısıtlamaların hiçbiri temel hak ve hürriyetlere yönelik olmayıp tamamen hakimiyet sahibi devletin uyguladığı idarî tedbirlerdir.

Müslümanların, kendi inançlarından olmayan topluluklara bu şekilde hoşgörülü davranması, İslâm'ın üstün özellikleriyle doğrudan ilgilidir. İslâmiyet, Allah'ın insanlığa yol göstermek üzere muhtelif zamanlarda ve o zamanın şartlarına uygun bir muhteva ile gönderdiği mesajın en son ve en mükemmel merhalesidir. Bu durum, İslâm'ın evrensel bir din olduğunu göstermektedir. Bu evrensellik de, Müslümanların İslâm'ı tebliğ etmeleri için diğer toplumlarla iyi münasebetler kurmalarını gerektirir. Çünkü tebliğ ve davet ancak iyi münasebetlerin hakim olduğu bir durumda ve barışçı yollarla mümkündür. Nitekim bunun sonucu olarak da, Osmanlı topraklarında yaşayan pek çok gayr-i Müslim bazen Boşnaklar ve Arnavutlar gibi toplu, bazen de ferdî olarak ihtida ederek İslâmiyet'i kendilerine din olarak seçmişlerdir. Yine İslâm'ın evrensel olma özelliğinin bir diğer gereği de, kendinden önceki semavî dinlerle ve onların müntesipleriyle rekabet ve düşmanlık içinde değil, onları kucaklayıcı olmasıdır.

İslâm'daki ve Osmanlı'daki millet biçiminde teşkilatlanma ve ferdin bu kesime aidiyeti, modern dünyadaki azınlık statüsü ve psikolojisinden farklıdır. Bu şekilde fert; doğduğu millet kompartımanının içinde ruhanî, malî, idarî otoritesine bağlı olarak yaşar. Ancak ihtida ederse, bu kompartımanı değiştirir. Millet sistemi içerisinde yaşayan bir kimse, azınlığın aksine, kendi içtimaî grubu içinde kendi ananesi ve kültürü içinde yaşar. Farklı millet kompartımanları içinde çatışma da azdır ve azınlıklarda olduğu gibi zorla asimile de söz konusu değildir.

Osmanlı'daki bu karşılıklı iyi münasebetler sayesinde gayrimüslimler, Avrupa'daki mezhep savaşları veya Balkanlardaki Ortodoks-Katolik kavgalarında olduğu gibi kendi dindaşları içinde bulamadıkları bir güvenle bu toplumun içerisinde yüzyıllar boyunca yaşamışlardır. Eğer Osmanlı bu hoşgörü ve anlayışla hareket etmeseydi, bugün birçok milletin ve özelikle de Balkan devletlerinin isimleri ile dinî kimliklerini sadece tarih kitaplarında görebilirdik. Osmanlı devleti, en güçlü zamanlarında bile, tamamen İslâm'dan aldığı bir şuurla ortaya koyduğu "Hoşgörü Medeniyeti" hızla globalleşen dünyamızda günümüzde ve gelecekte insanlığa örnek olmaya devam edecektir. 

Kaynaklar:

- Nejat Göyünç; "Osmanlı İmparatorluğunda Ermeniler" Türkler, C.10, s. 233-250, Ankara, 2002; Ufuk Gülsoy, "Cizyeden Vatandaşlığa; Osmanlı Gayr-i Müslimlerinin Askerlik Serüveni" Türkler, C.14, s. 82-93; Ziya Kazıcı, "Osmanlılarda Hoşgörü" Türkler, C. 10. s. 221-232; İlber Ortaylı; "Osmanlı İmparatorluğunda Millet Sistemi" Türkler, C. 10, s. 216-220; Ahmet Özer; "Gayr-i Müslim" DİBİA, c.13, ist. 1996, s. 418-427; İslam Ansiklopedisi; "Zimmet" maddesi, c.13 İstanbul 1993, s. 566-571.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun