Peygamber Efendimizin üstün özelliklerini anlatır mısınız?

Tarih: 27.08.2009 - 00:00 | Güncelleme:

Soru Detayı

- Peygamber Efendimiz (asm)'ın fetaneti, zekası, anlayışı, cesareti ve şecaatı hakkında aydınlatıcı bilgiler verir misiniz?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Cevap 1:

Peygamberimizin Fetaneti

Efendimiz (asm)'in yaşadığı devri, şöyle bir düşünüverelim: Bir taraftan sahabe, halledemediği şer’î meseleleri Allah Rasulü (asm)’e getirip O’nun halletmesini isterken, diğer taraftan da İslâm’a girmek isteyen bazı insanların kafalarındaki tereddüt ve şüpheler de cevap beklemektedir. Bir de buna ilave olarak Allah Rasulü (asm)’ı çekemeyen ve kıskanan Ehl-i kitab'ın üretip piyasaya sürdüğü şüphe ve tereddütler vardır ki, bütün bunların altından kalkmak ve sorulan sorulara doğru ve isabetli cevaplar vermek, ancak ve ancak peygamber mantığı, yani fetanetle mümkün olabilir.

Ayrıca, Efendimiz (asm)’in emir ve tavsiyelerine muhatap olan insanlar da derece derecedir. Bunlardan bir kısmı, din ricalidir. Ruhun derinliklerine dalmış bu insanlar, kilise ve manastırlarda hiç olmazsa belli sahalarda alabildiğine mümarese kazanmış ve derinleşmiş kimselerdir. Muhataplarından bir kısmı, tamamen felsefî meselelere dalmış, âdetâ bütünüyle bir mantık ve muhakeme insanıdır... Keza, bunların içinde, ticarî ve iktisadî sahada yed-i tûla sahibi olanlar; harp meydanlarında yetişmiş nâdide kumandanlar; büyük siyasî dehalar ve hatta hatta kültür seviyesi sıfırda seyreden bedevî insanlar vardır... ve bunların hepsinin de, kendilerine göre çözüm bekleyen soruları vardır.

Bu durumda, Allah Rasûlü (asm), öyle söz söylemeli ve öyle izahlar yapmalıdır ki, bedevîsinden en zirvedeki insana kadar herkes, bu sözlerden kendine ait hisseyi alabilsin ve âlemşümûl bir dinin hususiyeti olarak da bu iş, kıyamete kadar hep böyle devam etsin...

İnsan konuşan, düşünen bir varlıktır. Bu yönüyle de o, Cenâb-ı Hakk’a ait bir sıfatı temsil etmektedir. Düşünceler, konuşmalara emanet, konuşmalar da yazıya emanet edilebilirse, devamlılık kazanır. Konuşulmayan ve yazılmayan düşünceler yaşamaz, sahibiyle birlikte fena toprağına gömülür gider. Düşünebilme kabiliyeti, Cenâb-ı Hakk’ın insanlara büyük bir lütfu olduğu gibi, konuşma ve düşündüğünü beyan etme de, aynı şekilde büyük bir lütuftur. Onun içindir ki, Kur’ân-ı Kerim, Cenâb-ı Hakk’ın rahmaniyetini anlatma sadedinde, insanın yaratılmasını ifade ettikten hemen sonra, insana “beyân”ın talim edilmesini zikretmekte ve “Allah insana beyanı öğretti.” (Rahman, 55/4) demektedir.

Hz. Âdem (as)’den beri insanlar düşünüyor, söylüyor ve kıyamete kadar da düşünüp söyleyeceklerdir. Ancak, ne düşünme ne de anlatma ve konuşma tükenip bitmeyecektir. Bu da, Rabbin sonsuz rahmetinin bir eseridir. İşte bu rahmete en şümûllü ma’nâda mazhar olanlar, peygamberler ve onların içinde de en üst seviyede bu işe mazhar olan Hz. Muhammed Aleyhisselamdır. Peygamberlerin ve Peygamberimizin bu mazhariyeti, ancak onlardaki fetanetle izah edilebilir. Fetanet olmadan, bu durumu elde etmek imkansızdır. Öyleyse fetanet, peygamberlerin çok önemli bir özelliğidir.

Her peygamber, üstün bir idrak gücüne ve bunları beyan melekesine sahiptir. En muğlak ve mu’dil meseleleri dahi, kahvaltı yapma rahatlığı içinde halleder. Anlatırken de ifadelerinde aynı kolaylık vardır. Ve âdetâ her beyanları “sehl-i mümteni”dir. Yani, bu sözü dinleyenler, kendilerinin de aynı şekilde böyle bir söz söyleyebileceklerini zannederler; fakat teşebbüs ettiklerinde görecekler ki, onlar gibi söz söylemek, onlar gibi beyanda bulunmak mümkün değildir. Çünkü, aslında çok zor olan o meseleleri anlatmak, onlara Allah tarafından kolaylaştırılmıştır. Evet, nebilerde açan hitap çiçeğindeki revnak ve güzellik, başkalarında asla bulunmaz!..

Nebinin huzuruna gelen her problem, muhakkak çözüm bulur. O mesele ne kadar bâkir ve ne derece zor olursa olsun, Nebi o mevzuda sanki kırk yıllık ihtisası varmış gibi konuşur. Bundan dolayıdır ki, Bernard Shaw, Allah Rasûlü (asm) hakkında şöyle demek mecburiyetinde kalmıştır:

“Üst üste problemlerin çözüm beklediği şu dönemde, bütün problemleri kahve içme rahatlığıyla çözen Hz. Muhammed’e her devirden daha çok muhtaç bulunuyoruz...”

Evet, asrımızda iktisadî, içtimaî ve siyasî nice problemler var ki, hep çözüm beklemektedir. Ve günümüzde, artık dost düşman herkes anladı ki, Allah Rasûlü (asm)’ın, pırıl pırıl beyan pınarına müracaat edilmeden, bu problemlerin çözülmesi asla mümkün olmayacaktır.

O’nun fetaneti hakkında söylenen birçok söz vardır. Bütün bu sözler bir araya toplansa, hacimli bir kitap olur. Biz, bunlardan bir ikisini naklederek, bu engin mevzuu da noktalamaya çalışalım.

Ümmetin fakihi ve en âlimi ünvanlarına mazhar Abdullah b. Abbas Hazretleri buyuruyor ki:

“İnsanların en faziletlisi ve yine insanların en akıllısı, sizin nebiniz, Hz. Muhammed Aleyhisselam’dır.” (İbn Hacer, el-Metâlibü'l-âliye, 3/214.)

Tevrat ve İncil’i didik didik etmiş, tâbiinin âlimlerinden Vehb b. Münebbih de Allah Rasûlü (asm)’ın fetanetini şu cümlelerle dile getirir:

“Bütün insanların idraki, Allah Rasûlü’nün idrak ve fetanetine nisbeten, büyük sahradaki bir kum tanesinin, o sahraya nisbeti gibidir...” (Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1/67.)

Kâbe’nin Tamiri

Cahiliye insanı, âdetâ fitnenin çocuğuydu. Sanki onların bütün vazifeleri ve yaratılış gayeleri, fitne çıkarmaktı. Üçü bir araya gelse, muhakkak orada bir fitne tutuştururlardı. İşte bu insanları bir araya getirip, onlardan bütün medeniyetlere üstadlık yapacak çapta insanlar yetiştirmek, sadece Allah Rasûlü (asm)’a has bir mucizeydi ve bütün bunları o semâ buudlu fetanetiyle yapıyordu.

Kâbe’nin tamiri, Efendimiz (asm)’in nübüvvetine tekaddüm eden yıllardan birine rastlar. Kâbe tamir edilmiş ve Hacerü’l-Esved’in yerleştirilmesi, kabileler arasında inşikak ve ayrılığa sebep olmuştu. Herkes, bu şerefin kendisine ait olmasını istiyordu. O sırada Allah Rasûlü (asm), henüz risalet vazifesiyle serfiraz kılınmış değildi. Bununla beraber bu vazife henüz çimlenip meyve vermese de O’nun ruhunda bir nüve halinde vardı. Ancak bir bahar bekleniyordu ki, bu tohum neşv ü nemâ bulsun. Tam o arada, kılıçlar kınından sıyrılmış, oklar sadaktan alınarak yaylarına yerleştirilmiş bir kavga arefesi yaşanıyordu. Eğer çare bulunmazsa, kimbilir kaç sene sürecek, nice can ve mal kaybına sebep olacak bir iç savaşla burun buruna gelinmişti. İçlerinden biri, her nasılsa bir teklifte bulundu: “Kâbe’nin şu kapısından ilk giren insanı hakem tayin edelim ve o ne derse rıza gösterelim.” dedi. Bu teklif, orada bulunanlarca kabul edildi. Herkes merakla bakıyordu ki ilk görünen insan, Hz. Muhammed Mustafa (asm) oldu. “el-Emin geliyor” dediler ve durumu O’na naklettiler. Allah Rasûlü (asm), hiç düşünmedi bile. Hemen “Büyükçe bir bez getirin.” dedi, getirildi. Hacerü’l-Esved, bu bezin ortasına kondu. Bütün kabilelerin ileri gelenleri, bezin bir ucundan tutup konulacak yere kadar götürdüler. Allah Rasûlü (asm) de orada taşı bizzat kendisi alıp yerine yerleştirdi. (İbn Hişâm, es-Sîratü'n-nebeviyye, 2/18-19; Taberî, Tarihu'l-ümem ve'l-mülûk, 1/526.)

Böylece, büyük bir iç harp önlenmiş oldu. Hiç düşünmeden, tereyağından kıl çeker gibi, bu kadar muğlak ve büyütülerek hâdise hâline getirilmiş bir meseleyi, kendisine daha teklif edilir edilmez, yapacağı icraatı düşünmeden ve en süratli bir intikalle halletmesi, acaba peygamber mantığından başka ne ile izah edilebilir? Daha peygamber değildir ki, vahiyle izah edilsin. Ancak peygamberlik gibi büyük bir hamuleyi yüklenebilecek, ısmarlama bir mantık ve peygamberlere has bir fetanettir ki, rahatlıkla bu işin altından kalkabilmiştir.

Evet O’nda mantık üstü bir mantık, muhakeme üstü bir muhakeme ve idrak üstü bir idrak vardı, aslında Kur’ân’ı yüklenecek bir insan için de bu şarttı...

Muhatabını İyi Tanıması

Husayn, Allah Rasûlü (asm)’ın huzuruna gelir. Niyeti ona akıl vermektir. Allah Rasûlü (asm)’ı ikna edecek ve onu davasından vazgeçirecektir. İki Cihan Serveri (asm), muhatabını tanımada ve onun seviyesini tesbitte mucizevî bir yapıya sahiptir. Hiç düşünmediği halde, muhatabına öyle kelimelerle hitap eder ki, siz, o kelimelerden bazılarının yerini değiştirseniz veya o karakterde olmayan bir insana, aynı ifadelerle hitapta bulunsanız, her şeyi karıştırır ve kat’iyen hedefe ulaşamazsınız. Hem kelimeleri seçmede, hem de muhatabın seviye ve durumunu tesbitte Allah Rasûlü (asm), yektâdır. Ona benzeyen ikinci bir şahıs bulmak da mümkün değildir. Kiminle, nerede ve nasıl konuşulacağını, öyle bir süratle tayin eder ki, bir an dahi düşünmez ve ne konuştuysa, neticede, konuşulanların bütününün, konuşulması zarûri olan kelimeler olduğu anlaşılır.

O’nun, hiçbir konuşmasında isabetsizlik görülmediği gibi, lüzumsuzluk da yoktur. Her sözünü kelime kelime tetkik edin, cümleleri içinde bir tek fazlaya rastlayamazsınız. Bu, fetanet değilse ya nedir? Husayn’ı işte bu fetanet, bakın nasıl eritmiştir:

Husayn, sözünü ve diyeceklerini bitirince, Allah Rasûlü (asm), edebinden ve nezahetinden hiçbir şey eksiltmeyen edep ve nezahet yüklü bir ifadeyle sorar:

"Ya Husayn, sen kaç ilaha kulluk yapıyorsun?"
"Yedi tane yerde, bir de gökte olmak üzere sekiz ilaha kulluk yapıyorum."

Gökte dediği sinelerden bir türlü silemedikleri Allah’tır. Allah düşüncesi vicdanlarda kök salmış öyle bir inanç ve düşüncedir ki, upuzun cahiliye dahi onu silip götürememiştir. Vicdan, yalan söylemez. Yeter ki dil, o vicdanın sesine tam ve doğru bir şekilde tercümanlık yapabilsin. Allah Rasûlü (asm)’ın soruları, Husayn’ın bu sorulara verdiği cevaplarla devam ediyor:

"Sana bir zarar isabet ettiğinde kime yalvarır, yakarırsın?"
"Göktekine."
"Malın helâk olduğunda kime yalvarırsın?"
"Göktekine."

Allah Rasûlü (asm), sorularını böylece sıralıyor ve aldığı cevap hep aynı oluyor. O, ne sorsa Husayn hep göktekine diyor. Husayn, bütün bunların arkasından gelecek cümleden habersizdir. Allah Rasûlü (asm) ise, son olarak ona şunu söylüyor.

"O, senin dualarına tek başına icabet ediyor, sense ona hiç gereği yokken ortak koşuyorsun! Ya benim dediğim nedir? İslâm ol kurtul!" (İbn Hacer, el-İsâbe, 2/87.)

Esasen şu konuşmada, bütün cümleler çok sadedir. Ancak muhatabın durumu ve düşünce seviyesi öyle tesbit edilmiştir ki, Husayn’in bu sözlerin sonunda diyecek bir şeyi kalmamıştır. Evet, Allah Rasulü (asm)’ın son ifadesinden sonra, muhatabına kalan tek bir cümle vardır. O da “Lâ ilâhe illallah Muhammedu’r-Rasulullah” cümlesidir. Yani muhatap, ya bu cümleyi söyleyip ebedî kurtuluşa erecektir, ya da temerrüdünde devam edip, tek kelime dahi söyleyemeden çekip gidecektir. Başka bir tercih mümkün değildir.

Muhataba Göre Konuşma

Bedevî, çölde yaşayan bir insandır. Çok defa devesini yitirir, eşyasını bir yerde unutur veya bir kum fırtınasına tutulur, sonra da feryad ve figan etmeye başlar. Böyle bir insanın, ruh halini düşünün. Bu insan sıkışıp darda kalınca ne diyecektir? Herhalde, Hz. Hamza (ra)’ın, birgün gelip Allah Rasulü (asm)’a dediklerinden başka birşey demeyecektir!.. Hz. Hamza (ra), hidayete ereceği zaman Allah Rasulü (asm)’e şöyle demişti:

“Ya Muhammed! Çölde, gecenin koyu karanlığını yaşadığımda anladım ki, Allah, dört duvar arasına sıkıştırılamayacak kadar büyüktür.”

Evet, Lât’ın, Uzza’nın, Hübel’in işe yaramadığını gören hemen herkes, aynı şeyi söylüyordu. Çünkü onların derununda bu hakikatı haykıran vicdandı. Ve vicdan doğru söylüyordu. İşte Allah Rasulü (asm)’ın huzuruna ruh haletleri bu merkezde niceleri gelmiş, bedevice sordukları sorulara, kendi ruh dünyalarına uygun en güzel cevapları bulup hidayete ermiş ve gökteki yıldızlardan biri oluvermiştir.

Ahmed b. Hanbel, Ebu Temime (ra)’dan rivayet ediyor: Bir gün Efendimiz (asm)’in huzurunda oturuyorduk. Huzura bir bedevi geldi. Doğrudan Allah Rasûlü (asm)’e hitapla: “Sen Muhammed misin?” dedi. Allah Rasûlü (asm), gayet mülayim bir ifadeyle: “Evet, ben Muhammed’im.” buyurdu.

- Hangi şeye davet ediyorsun?

 "Aziz ve Celil olan Allah’a davet ediyorum. Ama sadece ona. Yanında başka şeyleri şerik koşmadan bir ve tek olan Allah’a. O, öyle bir Allah’tır ki, senin başına bir zarar gelse, ona yalvarırsın ve senden bu zararı o giderir. Kıtlık ve bela zamanında ona dua edersin sadece, yağmuru o gönderir ve otları  bitirir. Sen, uçsuz bucaksız çölde, herhangi bir şeyini kaybettiğinde ona el açar, yakarırsın ve kaybettiğin şeyi, sana o buldurur.”

Bedeviye söylenen bu sözler, ne harikadır. Nasıl bütün cümleler, onun can damarı olan hususlarla alâkalıdır. Kıtlık, bela, musibet ve çöl ortasında çekilen sefalet ne demektir.? Bunu çok iyi bilen bedeviye, bütün bu hal ve durumlarda tek melce ve mence olacak bir Kudret-i Sonsuz’dan bahsediliyor. Esasen, onun vicdanından yükselen de aynı ma’nâlardır. Fakat bedevi, henüz bu sesin ma’nâsını kavrayabilmiş değildir. Ama sanki Allah Rasûlü (asm), bu ifadelerle, sadece onun içinde yükselen bu sesin ma’nâsını ona talim edip öğretiyordu. Söylenen sözler, bedeviye o kadar tesir edip onu öyle kıskıvrak yakalamıştır ki; bedevinin;

- Ya Rasûlallah! Ver elini de Sana biat edeyim! demekten başka bir sözü kalmamıştır. Kalmamıştır da biat eder ve sahabi olma şerefine erer. Konuşulan şeyler, çok sadedir. Üslupda öyle belağat ve fesahat oyunları yapılmamıştır. Fakat şu bir gerçektir ki, halin iktiza ettiği duruma tam ve mutabık hareket edilmiş ve bedevi dize gelmiştir... (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/65. Hadis, küçük farklarla Ebû Dâvûd, libâs 25'te de yer almaktadır.)

Zaten, taş yürekli insanlardan, melekler gibi bir millet hasıl etmek, yeryüzünde Hz. Muhammed Aleyhisselam’dan başka kime nasib olmuştur ki? O, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine bahşettiği dinamikleri, öyle yerinde ve ustaca kullanmıştır ki, meydana getirdiği inkılâb, hâlâ tarihçilerin ve sosyologların anlayamadıkları bir muammadır. Allah Rasulü (asm)’ın, içtimaî hayat deryasına fırlatıp attığı cevherlerden meydana gelen dalgalar, gelip ta yirminci asrın sahiline kadar uzanmış ve asrımızın sahillerini dahi tesiri altına almıştır... ve bu işin kıyamete kadar da devam edeceğinde de şüphe yoktur. Bugün dünyanın her yanında, akın akın İslâm’a dehâletler olmaktadır. Bu içtimaî hayat deryasına, Allah Rasulü (asm)’ın attığı cevherlerin meydana getirdiği o büyük dalgalanmaların, asrımızın sahiline vurmasından başka bir şey değildir. Zaten, tesir gücü asırlar süren bu kudsî cazibe, başka kime ait olabilir ki? Hz. Muhammed Aleyhisselam’dan başka, böyle bir cazibeye sahip olan ikinci bir şahıs var mıdır ki onun olsun. Asla ve kat’a. O ki, ferîd-i kevn ve zamandır, her şey onun yüzü suyu hürmetinedir.

Huneyn’de Muhacir ve Ensar’a Hitabı

Nebiler Sultanı (asm), nasıl en zor problemleri gayet kolaylıkla çözüyor ve halledilmez gibi görünen meseleleri rahatlıkla ve fevkalâde süratli bir şekilde hallediyordu. Aynen öyle de, nice en dirayetli insanları tereddüt içine, hatta paniğe sevk edecek ani ve beklenmedik hâdiseler karşısında O, her zamanki vaziyet ve soğukkanlılığından hiçbir şey kaybetmeden süratle harekete geçer ve bir hamlede, o problemi, o kargaşayı halleder ve duruma hakim olurdu. Yaptığı her hareket, attığı her adım, söylediği her cümle ve her kelime, tetkik edildiğinde de görülecektir ki, O’nun (asm) her hareketi, her adımı ve sözlerinin her kelimesi, hassas bir mizan ve ölçü içinde planlanmış ve zamanlama saniye ve aşirelerine kadar gayet hassas bir ustalıkla ayarlanmıştır. Eğer bir saniyelik bir gecikme söz konusu olsa veya söylenen sözlerden bir tek cümle ihmale uğrasaydı, bu derece muvaffakiyet gerçekleşemezdi. Halbuki Allah Rasûlü (asm), bu hareketini ölçüp tartmamış ve uzun boylu düşünmeye bile fırsat bulamamıştır. Öyleyse bu gibi vak’aları, O’nun fetanet-i azam sahibi olmasından başka ne ile izah edeceksiniz.? Evet O, bir peygamberdi ve mantığı da, peygamber mantığıydı. Peygamber olarak düşünüyor ve peygamber olarak hareket ediyordu ki, hiçbir teşebbüsünde falso görülmüyordu. Falso şöyle dursun muvaffakiyetleri hep zirvedeydi. Yani bir başkasının, O’nun ulaştığı yere ulaşması mümkün değildi. Bu hususla alâkalı yüzlerce hâdise ve vak’a vardır. Ama, biz, içlerinden en önemli gördüğümüz birini nakledeceğiz.

Hâdise, Huneyn Muharebesi’nden sonra cereyan etmektedir. İbn-i İshak naklediyor; aynı nakli Buhârî’de de görüyoruz:

Huneyn Harbi, Mekke fethinden sonra olmuştur. Burada elde edilen ganimetleri Allah Rasulü (asm), daha ziyade gönüllerini İslâm’a ısındırmak istediği insanlara vermiştir. Bunların çoğu, kavim ve kabileler arasında söz sahibi, dedikleri dinlenen insanlardır. Mekke’nin fethinden sonra, böyle insanların gönüllerinin tam oturaklaşmasında, fetihlerin devamlılığı açısından da zaruret vardır. Zira bunların birçoğu, istemeyerek Müslüman olmuştur. Zamanla içlerindeki buzlar eritilmezse bunlar, küfür cephesinde bulundukları zamandan daha tehlikeli olabilirler. Evet işin burasında dahi, Allah Rasulü (asm)’ın fetaneti açıkça görülmektedir.

O gün, dağıtılması gereken 6000 esir bulunuyordu. Alınan develerin sayısı 24.000; koyun ve keçilerin sayısı ise, 40.000; ayrıca 4.000 okka ağırlığında altın ve gümüş vardı.

Bunlar dağıtılırken Allah Rasûlü (asm), daha ziyade Mekkelileri gözetir gibi davranmış, ganimetlerin çoğunu onlar arasında dağıtmış, bazı şahıslara hususiyet arzedecek şekilde paylar vermişti. Bunlar, biraz evvel de söylediğimiz gibi kalplerinin İslâm’a ısındırılmasında büyük fayda ve zarûret olan insanlardı.

Meselâ, Ebu Süfyan ve ailesine 300 deve, 120 okka da gümüş; Hakîm b. Hizam’a 200 deve; Nusayr b. el-Haris’e 100 deve; Kays b. Adiyy’e 100 deve; Safvan b. Ümeyye’ye 100 deve; Huvaytıb b. Abdiluzza’ya 100 deve; Akra b. Habis’e 100 deve, Uyeyne b. Hısn’a 100 deve ve Malik b. Avf’a da yine 100 deve verilmişti. Bunların dışında bazı ileri gelenlere de, durumlarına göre ellişer, kırkar deve dağıtılmıştı. (İbn Sa'd, et-Tabakâtü'l-kübrâ, 2/152-153.)

Verilen deveydi, altındı, gümüştü; fakat korunmak istenen, dindi ve fertlerin gönüllerinin İslâm’a ısındırılmasıydı. Zira Mekke fethi, çok kısa bir zaman önce gerçekleşmiş ve Mekkelilerin bazılarında bir burukluk hasıl olmuştu. En azından herkesin, az da olsa onuru, gururu kırılmıştı. Mekkelinin onuru ise, onların nazarında her şey idi. Cenâb-ı Hakk’ın verdiği bu fırsat, Allah Rasûlünce (asm) en güzel şekilde değerlendirilmiş ve muhtemel yaralar böylece sarılmıştı.

Ancak bu taksim, Ensar’dan bilhassa gençleri biraz rahatsız etmişti. Hatta bazıları; “Daha onların kanı kılıçlarımızdan damlıyor, halbuki en fazla payı da onlar alıyor.” demişlerdi. Bu ise, bir fitne başlangıcıydı. Söyleyen insanların az olması mühim değildi. Eğer bu fitne, durdurulamazsa, önü alınamaz bir yangın haline gelebilirdi. Kaldı ki, Allah Rasûlü (asm)’a karşı yapılacak en küçük bir itiraz, insanı dinden, imandan eder ve ebedî hasarete uğratır. Bu ise, birinci fitneden daha büyük bir musibettir.

Sa’d b. Ubâde, bu durumu derhal Allah Rasûlü (asm)’a bildirdi. Gerçi söyleyenler hep gençlerdi; yaşlılardan hiçbirinin aklından böyle bir şey geçmemişti; ancak bu fitnenin önü alınmazsa iş büyüyebilirdi.

Allah Rasulü (asm), hemen Ensar’ın bir yerde toplanmasını ve aralarına başka kimsenin de alınmamasını emretti. Ensar toplandı ve Allah Rasûlü (asv9, onlara şu hutbeyi irad buyurdu:

“Ey Ensar topluluğu! Duydum ki, gönlünüzde bana karşı bir kırgınlık hasıl olmuş...”

Söze böyle başlaması, kitle psikolojisi açısından müthiş bir başlangıçtı. Çünkü hiç beklemedikleri, çoğunun da toplanma sebeblerinin ne olduğundan habersiz olduğu bir topluma, ilk defa böyle bir sözün söylenmesi, aniden vurulan tokat gibi, herkesi kendine getirici mahiyette idi ve getirdi de.

Sahabe, zaten Allah Rasulü (asm)’a itiraz edemezdi. En fazla, kalplerinde bir burukluk hasıl olabilirdi ki, bu da peygamberâne bir tedbirle her zaman giderilebilirdi... ve giderilebileceği hemen hemen bu ilk söz hevengiyle belirmeye başlamıştı bile. Evet, Allah Rasûlü (asm)’ın bu ilk cümlesi, kalplerinde burkuntu olanlara müthiş bir tesir icra etmişti. Derhal herkeste bir toparlanma oldu ve gözler Rasûlullah (asm)’a yöneldi. Bundan sonra söylenecek sözler muhakkak çok mühimdi. Herkes, dikkat kesilmiş, söylenecekleri merakla bekliyordu. Allah Rasûlü (asm)’ın bu ilk taarruzu, istenen faydayı temin etmiş ama, üst üste birkaç hamle daha yapması gerekmekteydi. Eğer, yaptığı hamlelerde isabet kaydetmezse, bu hamleler faydadan çok zarar getirebilir ve istenenin aksi bir durum ortaya çıkabilirdi. Bu itibarla buradaki ölçü çok mühimdi. İşte Allah Rasûlü (asm)’ın söz adına hamleleri:

 “Ben geldiğimde, siz dalâlet içinde değil miydiniz? Allah, benimle sizi hidayete erdirmedi mi?”

“Ben geldiğimde, siz fakr u zarûret içinde kıvranmıyor muydunuz? Allah, benim vesilemle sizi zenginleştirmedi mi?”

“Ben geldiğimde siz, birbirinizle düşman değil miydiniz? Allah, benimle sizin kalplerinizi telif etmedi mi?”

Efendimiz (asm), her cümle ve soruyu bitirdikçe Ensar’dan topluca şu ses yükseliyordu:

“Evet, evet, minnet Allah’a ve Rasulü’nedir!..”

Efendimiz (asm), tam zamanında ve yerinde sözün mecrasını çevirdi. Hisler galeyana geldiği şu hengamda, derhal Ensar namına da yine kendisi konuştu. Onların diyebileceği, en kötü ihtimalle, şu sözler olabilirdi ve işte o sözleri Allah Rasûlü (asm) söylüyordu. Zaten bir Müslüman, kendi peygamberine karşı bu şekilde hitap etmiş olsaydı mahvolur giderdi. İki Cihan Serveri (asm) devam etti:

“Ey Ensar topluluğu! Dileseydiniz, bana başka türlü de cevap verebilirdiniz. Meselâ şöyle diyebilirdiniz: 'Mekke’den bize tekzib edilmiş olarak geldin ve biz sana inandık; terkedilmiş olarak geldin, biz sana sahip çıktık; yurdundan kovulmuş olarak geldin, biz sana yuvalarımızı açtık; muhtaç olarak geldin, biz senin bütün ihtiyaçlarını karşıladık!' Bana bu şekilde cevap vermiş olsaydınız, doğru söylemiş olacaktınız. Sizi yalanlayan da olmayacaktı."

"Ey Ensar topluluğu! Müslüman olmalarını istediğim bazı kişilere bir miktar dünyalık verdiğim için, kalben gücendi iseniz; herkes evine, deveyle, koyunla dönerken, siz evlerinize Rasûlullah’la dönmek istemez misiniz? Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, insanların hepsi bir vadiye, Ensar da başka bir vâdiye gitse, ben hiç tereddüt etmeden Ensar’ın gittiği tarafa giderim. Eğer hicret meselesi olmasaydı, ben Ensar’dan biri olmayı ne kadar arzu ederdim. Ey Allah'ım! Ensar’ı, çocuklarını ve torunlarını sen koru!” (Buhârî, menâkıbü'l-ensâr 1-2; megâzî 56; Müslim, zekât 132-140; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/76-77; İbn Hişâm, es-Sîratü'n-nebeviyye, 5/169-177; İbn Kesîr, el-Bidâye ve'n-nihâye, 4/355-360.)

Bu sözler karşısında ağlamayan tek fert kalmamıştı. Herkes, hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve güçleri yettiği kadar da “Allah ve Rasulü bize yeter. Biz başka şey istemiyoruz.” diye mırıldanıyorlardı.

Allah Rasulü (asm)’ın şu kısa ve özlü konuşması, muhtemel bir fitneyi anında bastırması ve dinleyenlerin kalbini bir kat daha kazanması, öyle müthiş bir hâdisedir ki, bunu izah etmek için zannediyorum “fetanet” kelimesine sığınmaktan başka çare yoktur...

Cümleleri teker teker tahlil edin... İşin zamanlamasını hesaba katın... İlk başlangıç cümlesiyle, beş on satır sonraki bitiş cümlesi arasında sahabenin ruhunda katedilen mesafeyi ölçün... Sonra, bunların hiç düşünülmeden, hiç hesap edilmeden, anında ve irticalî söylenmesini de, yukarıdaki hususlara ekleyin ve vicdanınıza; böyle bir söz sultanının kim olacağını soruverin. Herhalde alacağınız cevap “Muhammedu’r-Ra-sûlullah” olacaktır. Esasen, vicdanı tefessüh etmemiş her insan aynı cevabı kendi vicdanında duyabilir. Yeter ki temerrüd ve inhisar-ı fikri terkedip, hâdiseleri daha objektif olarak tahlil edebilsin...

Biz şimdi bu kısa konuşmanın bir tahlilini yapıp meselenin tafsilatını, ileride gelecek talihli psikolog ve sosyologlara bırakalım... Evet bırakalım hâdiseyi kendi açılarından izah ve tahlil etsinler ve Efendimiz (asm)'ın fetanetini anlamada, insanımıza bir idrak buudu daha kazandırsınlar...

Evvela: Bu konuşma, tamamen Ensar topluluğuna yapılmıştır. Zira, Mekkelilerin ve Muhacirlerin, böyle bir konuşmaya sebebiyet verecek düşünce ve davranışları olmamıştı. Dolayısıyla böyle bir konuşma, ilk anda onlar tarafından dikkatle benimsenecek bir konuşma değildi. Bu itibarla, dinleyenler arasında onların bulunması, Ensar topluluğunda olması gereken konsantreyi menfî yönden etkileyecekti. Bu da o esnadaki hitabet açısından çok mühim bir husustu.

İkincisi: Sadece Ensar’ın bir araya toplanması, onları onurlandırmış, Efendimiz (asm) ile bir arada olma ve başkalarının bu toplantıya alınmaması, onlarda psikolojik yönden müsbet manada ciddî bir tesir meydana getirmişti.

Üçüncüsü: Konuşulan hususlar arasında Mekkelileri ve Muhacirleri rencide edebilecek bölümler olabilirdi. Meselâ: “İnsanlar davarlarıyla, develeriyle evlerine dönerken...” ifadesi bunlardan biri sayılabilir.

Dördüncüsü: Sözün sonunda Ensar methedilmekte ve onlar için dua yapılmaktadır. Yurd ve yuvasını terkederek hicret eden Muhacirîne böyle bir ayrım yapılması ağır gelebilirdi.

Beşincisi: Bu konuşmanın Arapça orijinali, belagat ve fesahat açısından da hârikuladedir.

Altıncısı: İfadelerin başında, dinleyenleri sarsıp daha sonra onları iyice yumuşatması; onlar hesabına konuşmakla da onları sadece dinleyici durumunda bırakması, baş döndürücü bir tesbittir.

Yedincisi: İdareyi kelâm edilmeyip, bütün söylenenlerin azamî ihlas ve samimiyet içinde söylenmesi, dinleyenlerde başka birşey demeye mecal bırakmamıştı ki, bu da neticenin istihsali bakımından çok önemliydi.

Sekizincisi: Söylenen sözlerin, hiç düşünülmeden ve irticalî olarak ifade edilmesi de sözün tesirine apayrı bir buud kazandırıyordu.

Bunlar ve daha akla gelebilecek birçok hususlar gösteriyor ki, Allah Rasulü (asm) kendi hevâsıyla değil, aksine o, kendisine bahşedilen fetanetin vahiy ve ilham yüklü manalarıyla söz söylüyor ve problem çözüyordu.

Cevap 2:

Peygamberimizin Cesaret ve Şecaatı

Şecaat ve necdet kelimeleri Peygamberimiz (asm)'ın cesaret ve kahramanlığını en güzel ifade eden kelimelerdir.

Şecaat: Dinî ve dünyevî hukukunu korumak için canını dahî verecek derecede gösterilen bir yiğitlik olarak tarif edilir.

Necdet: Korku ve dehşet veren bir hâdise anında ve olağanüstü haller karşısında sabır ve sebat göstererek soğukkanlılığını koruyup, endişeye kapılmadan sakin bir şekilde hareket etmektir.

Bu hasletlerden her ikisi de Peygamberimiz (asm)'de tam ve mükemmel manada bulunuyordu.

O, insanların en cesuru, en yüreklisi, en kahramanı ve en yiğidi idi. Gençliğinden itibaren hayâtının bütün devrelerinde şecaat manasındaki cesaret, Peygamberimiz (asm)'de çok açık bir şekilde görülüyordu.

Peygamberimiz (asm)'ın cesaretinin derecesini biraz olsun anlayabilmek için, onun tek başına insanları hak dine davet edişi esnasındaki halini ve gayretini hatırlamamız gerekir.

Peygamberimiz (asm) tebliğinde ve insanları hakka davetinde o derece metanet, sebat ve cesaret gösteriyordu ki, büyük devletler, büyük dinler, kavim ve kabilesi ve hatta amcası ona şiddetli düşmanlık ettikleri halde, zerre kadar bir tereddüt eseri, bir telaş, bir korkaklık göstermiyor; tek başına bütün dünyaya meydan okuyor; İslâmiyeti anlatmaya devam ediyordu. Bu sebat ve azmin sonunda nihayet İslâmiyeti dünyaya hakim kıldı.

Peygamberimiz (asm)'in bu hali diğer Müslümanlara güzel bir örnek oldu. Onunla birlikte yüzlerce insan, dâvaları uğruna yurtlarını yuvalarını, mallarını mülklerini, çoluk çocuklarını bırakarak Medine yollarına düştüler, muhacir olarak yaşamayı göze aldılar. Hicret esnasında da gerek Peygamberimiz (asm), gerekse Müslümanlar pekçok engellemeyle karşılaştılar, ama hiçbirine önem vermediler.

O, fıtraten cesur ve şecaat sahibiydi. Tek başına bütün insanlığa meydan okurcasına, uzun, çetin ve çetrefilli bir yola çıkmıştı. Ne fertlerden ne de cemaatlerden korkmadan, çekinmeden yoluna devam etmişti. Hatta, bazen orduda bir bozgun olunca o atını mahmuzlar, düşmanın üzerine yürür ve bunu yaparken de zerre kadar korku alâmeti göstermezdi. (Buhârî, cihad 52; Müslim, cihad 28.) Hatta, Hz. Ali (ra) gibi bir şecaat kahramanı, “Biz harp meydanında korktuğumuz zaman Allah Resûlü’nün arkasına sığınır ve itmînana kavuşurduk.” diyor. (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/86; İbn Ebî Şeybe, Musannef, 6/426, 7/354.)

O, bir gün, bir ağacın altında istirahat ediyordu. Cesur bir düşman, O’nun yanına kadar sokuldu ve kılıcını kaldırdı, tam vuracaktı ki Allah Resûlü (asm) gözlerini açtı. Bu cüretkâr adam Allah Resûlü (asm)’a:

“Şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?” dedi.

Efendimiz ise, kılını dahi kıpırdatmadan gayet sakin:

“Allah (cc)” dedi.

Adam, Allah Resûlü (asm)’ın bu büyüleyici cesaretinden ürperdi ve farkına varmadan elindeki kılıcı yere düşürdü. Bu defa kılıcı Allah Resûlü (asm) aldı ve aynı soruyu ona sordu. Adamın, aman dilemekten başka çaresi yoktu (Buhârî, cihad 84; megâzî 31.) İşte Allah Rasûlü (asm)’deki cesaret buudu ve işte baş döndüren o büyük teslimiyet!

Medine’de bir gürültü işitilmişti. Herkes heyecan ve korku içinde, yollara dökülmüş gürültünün mahiyetini anlamaya çalışıyordu. Biraz sonra gözler beliren bir toz bulutuna ilişdi. Toz bulutu yırtılınca arasından süzülüp çıkan İki Cihan Serveri (asm)’dı. “Korkulacak birşey yok.” diyerek herkesi teskin ediyordu. (Buhârî, edeb 39; Müslim, fedâil 48.)

İlk defa sesi, O işitmiş ve herkesten evvel Ebu Talha (ra)’nın atına binip süratle sesin geldiği yöne gitmiş, tesbit etmiş ve dönmüşdü. Hatta Ebu Talha’nın o yürümeyen atı, üzerine Allah Resûlü (asm) binince o gece sevincinden âdeta rüzgâr kesilmişti. (Buhârî, edeb 39; Müslim, fedâil 48.) Tek başına, herkesi titreten bir gürültünün üzerine yürüyen Allah Resûlü (asm), normal insan normlarını aşan bir harikuladelik sergilemektedir.

Mağarada Hz. Ebu Bekir (ra), O’nun adına endişelenince “İki kişi hakkında zannın nedir ki, onların üçüncüsü Allah (cc)’tır.” demiş.. kendi hakkında endişelenen bir sinenin çıldırtan endişelerini teskin etmişti. (Buhârî, fedâilü'l-ashab 2; Müslim, fedâilü's-sahabe 1.) Zaten evinden ayrılıp, gözü dönmüş düşmanların arasından çıkıp gidişi de apayrı bir cesaret destanı değil miydi?

O’nda, her zaman sarsılmaz ve sağlam bir irade vardı. Bu iradenin tersyüz edilmesi mümkün değildi. Çünkü O’ndaki iradeyi Cenâb-ı Hakk, gizli meşietiyle biledikçe bilemişti.

(bk. Peygamberimizin Ahlakı, Mehmet PAKSU)

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun