Yaşlılık

Vazifeyi bitirip ücreti bekleme, dünya ve içindekilerden sıyrılıp, Rahmânın rahmetine müteveccih olma zamanı sayılan yaşlılık hâli, bir bakıma insanın en neşeli anıdır. Onu dışından ele alıp mütalâa edenler alabildiğine hoyrat gösterebilir. Haddizatında o, tıpkı hazan mevsiminde olduğu gibi, yaprak yaprak dökülüşün, çiçek çiçek soluşun, alabildiğine bir ihtişamla yeniden varoluşun remzidir.

Yokluğu yok etmişler için yurt değiştirmeden, cilt değiştirmeden acı duymak şöyle dursun, ders alıp irfana ermişlerin bin can ile arzuladıkları bir meseledir o. Dökülen siyah saçlarından, kaybettiği gençliğinden ve güzelliğinden müteessir olanlar, sonsuza ermedeki gerçek hazzı kavrayamamış nâdânlardır. Olmanın ölümde; filizlenmenin çürüyüp yok olmada saklı bulunduğunu sezenler, bu oda değiştirmeyi gülerek karşılamış ve ruhun asıl vatanına geçişi izanına varmışlardır. Bu noktadan başlarındaki ikaz edici her beyaz nur, Cennetlerin ufkundan yorgun dimağın mahfazasına aksetmiş bir lema sayılmış ve ebedî istirahat âlemine karşı onlarda ciddi bir iştiyak uyanmıştır.

Peygamberler babası Hazret-i İbrahim (as) başındaki beyaz tüyün melekler katında olgunluk, saygı, değerlik ve vakar nişanı olduğunu öğrendiği an "Vakarımı arttır Allahım" demiştir. Hakkın kendi yolunun ak saçlılarına azap etmeyeceği müjdesini bize ulaştıran Yaratılışın Gayesi, rahmete çok muhtaç olanlara en büyük bir rahmanî teselli getirmiştir.

Evet "Aile efradı içinde yaşlı, ümmeti içinde nebî gibidir. Büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir." diyen Söz Sultanı, herşeyini kaybetmiş yaşlıya, beşerî imkânlarla ulaşılmaz bir pâye bahşetmiştir. Hele masum çocuklarla aynı değerde tutup da "İhtiyarlarınız olmasaydı, belâlar başınıza sel gibi akacaktı" fermanı var ki, sinn-i kemali insanın en sevimli hayat devrelerinden daha sevimli hâle getirir.

İnsan âcizliği ve imkânsızlığı nisbetinde kuvvetli dayanaklar arama lüzumunu hisseder, gençlik ve sıhhat çok defa onu kendinden, iç dünyasını kontrolden habersiz kılar. Vasıtaların üstüne çıkıp, içinde yüzüp durduğu İlâhî rahmete karşı şuurlu mukabeleden mahrum bırakır. Her gün kendinden bir parça kopup gittiğini, görüp hissettiği andan itibarendir ki verdiği, yitirdiği şeyleri geri alma yoluna girer ve ciddî tedarike başlar.

Evet:
"Günde bir taşı bina-yı ömrümün düştü yere
Can yatar gafil, binası oldu viran bîhaber."

der, içindeki beka arzusunu gerçekleştirmeye çalışır. Böylece gençlikle, güç ve kuvvetle aşılamayan tepeler aşılır, perdesizliğe ulaşılır ve inayetin şirin cemali görünür.

Bu vaziyette bir fanî, en elemli ve bulanık dakikalarını, en duru, en zevkli saatlere çevirir, âdeta bir trenle vatanına dönen cuda–yı vatan yolcu gibi, ara sıra başını dışarı çıkarır. "Nerede kaldı şu visal durağı, şu var olduğum yer? Nerede sevdiklerimin bulunduğu diyar?" Analarımı, atalarımı şefkatli sinesinde besleyen o dağ ve bağlar?" der, bir an evvel bütün dostlara, dostların dostluğu, dostluğuna nisbeten zerre olmayan Kâinatın Kâlbine kavuşmak için can atar durur.

Gelip geçmişlerin feyizli meclislerine, sofra sofra saadetlerin önüne serildiği yüksek saraylara, hem de uhdesine almış olduğu ağır bir yükten kurtulmuş olarak ermek, ruhun ebedî emeli ve gönül denen muammanın tek vesile-i itminanıdır. Ruh bütün hayat boyunca, beden kafesinden kurtulup bulutları aşmak ve Lâhut âlemine doğru uçmak için çırpınıp durur. Ölüm onun azadı, terhisi ve kendine dönüşü olur ki, binde birlerle ancak duyduğu, gördüğü, tattığı kayıtlılıktan kurtulup Hüdâya ait esrarı birden görür, duyar ve doyar. O esrarın tercümanının dilinde, gözün görmediği, kulağın işitmediği ve hiçbir kâlbin kavrayamadığı, o sonsuzluğun, sonsuz, turfanda güzelliklerini, ruh; bu kayıtsızlıkla, hem hafifliğine denk bedenini dahi alıp yükseltmek suretiyle, beka bulmuşların rasathanesinden seyredip kendinden geçer. Eli kolu bağlı bîçare esirler için bundan daha büyük saadet tasavvur edilir mi?

İşte ihtiyar, elinde olarak veya olmayarak böyle düşünme ve böyle görmeye yükselmiş; hayatının her anında yüzlerce seneyi sıkıştıracak hâle gelmiş, Allahın en bahtiyar bendesi ve çevresi için de bir vakar âbidesidir. İnsanların çocukluk heveslerine hitab eden bütün gelip geçici teylerden sıyrılmış; herşeyde İlâhî isimlerin titreşip durduğunu, bu taş ve toprak ülkesinin tamamen öte hesabına işlettirdiğini hicapsız müşahede etmiş ve bilûmum duygularıyla bezme girmiş, fena âlemin ekşi yüzünden baki tebessümler arz eden canlı bir tablodur ihtiyar...

Alnının parlaklığını, gözünün uhrevî sürmesini, esrarengiz yolların, ufunetli dehlizlerin tozu toprağı bozamaz, kirletemez. O, îmânının derecesine göre buraları uçarak geçer ve kâlbinin ziyasıyla sürçmeden yürür gider.

Kabre güler, ölüme kucak açar. Zira Yunus diliyle o ballar balını bulmuştur. Gayrı varlığının talan edilmesine gam yemez. Dostların buluştukları yerin ateşi onun da içine düşmüştür. Artık, varsın fanînik onun kadehini devirsin.. Güneşini yere indirip, yıldızlarını başına saçsın, semasında ışık bırakmasın. Tâ ki kâlbinin dudağında Cennetlerden gelmiş ümitten tebessümleri çizgi çizgi görünsün ve yesin bütün heykelleri tar u mar olsun, yıkılsın.

İhtiyar bunu ihtiyar edendir. İhtiyar Hakkı ihtiyar edendir. İhtiyar Resûlüllahı, yârânlarını ve bütün ihtişamiyle âhiret bahçelerini ihtiyar edendir. Ne mutlu kendini bulmuş, kâlbiyle buluşmuş ihtiyara... Yazıklar olsun ölüm eşiğinde imânsıza, ümitsize ve cesediyle beraber ruhu da yıpranmış hesapsıza!..

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Okunma sayısı : 5.000+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun