ŞÛRÂ SÛRESİ

Kur'an'ın kırkikinci sûresi. Elliüç âyet, sekizyüz altmışaltı kelime ve üçbin seksensekiz harften ibarettir. Fasılası mim, kaf, lam, ra, be, dal, ze ve nun harfleridir. Mekki sûrelerden olup, Fussilet sûresinden sonra nâzil olmuştur. Yirmiüç, yirmidört, yirmibeş ve yirmiyedinci âyetleri Medenîdir. Adını otuzsekizinci âyetinde geçen, "istişare etme, danışma" anlamındaki "şûrâ" kelimesinden almıştır. Bu adı alışının özel bir sebebi yoktur.

Sûre, öteki Mekkî sûrelerde olduğu gibi, insanların düşüncelerini cahilî yaşayışın pisliklerinden temizleyip, ilâhî vahyi idrak edebilecek hale getirmek için gerekli olan, akidenin düzeltilmesi konusunu işletmektedir. Sûrenin mihverini, vahyin ve risâletin gerçekliğini bütün açıklığıyla vurgulanması oluşturmaktadır.

Kur'an'ın indirilişi, Allah'ın göklerin ve yeryüzünün tek sahibi olduğu, sûrenin genel muhtevası içerisinde gözler önüne serilirken, her şeyin sahibi olan Allah ile risâlet olayı arasındaki irtibata işaret edilerek, her şeye mâlik olan Allah'ın kurallar koyup, yasaklamalar getirmesinin ve insanları yönlendirip, bilmedikleri şeyleri onlara açıklamasının gerekliliği vurgulanmaktadır.

Sûrenin ilk iki âyeti, Kur'an'ın bir mûcize olduğuna işaret eden mukattaa harflerinden oluşmaktadır.

Takip eden âyetlerde, Allah'ın sünneti gereği evvelki peygamberlere vahyettiği gibi, Hz. Peygamber (s.a.s)'e de vahyedişi ve O'nun her şey üzerindeki hâkimiyeti vurgulanmaktadır. Kullarıyla irtibat kurup, mesaj göndermesi O'nun için zor bir şey olmadığı gibi, kullarının maslahatı için gereklidir de: "Aziz ve Hâkim olan Allah sana da, senden öncekilere de işte böyle vahyeder" (3). Ayrıca O, bir şeyi yapmayı dilediğinde hiç bir güç engel olamaz: "Göklerde olanlar da, yerde olanlar da O'nundur. O her şeyden yücedir, büyüktür" (4).

Allah kullarından dilediğini risaletle görevlendirdiği zaman, bunun yeri ve zamanı, ilâhî hikmete mutlak anlam da muvafık olur: "Risaletini nereye vereceğini en iyi Allah bilir (el-En'am, 6/124). Coğrafi ve tarihî bilgiler çerçevesinde değerlendirildiğinde Allah'ın, son risaletini göndermek için neden Mekke'yi seçtiğinin hikmeti rahatlıkla anlaşılabilir.

Bu risâlet görevinin yeri, tebliğin çevresindeki topluluklara rahatlıkla ulaştırılabilmesi, dil olarak Arapça'nın seçilişi ise; onun açık ve mükemmel bir anlatım kabiliyetinin olmasından dolayı idi. Tabii bu seçim hiç kimsenin dahil olmadan, sadece Allah'ın isteği doğrultusunda gerçekleşmiştir ve buna hiç kimsenin itiraz etme hakkı da yoktur: "(Ey Muhammed); işte böylece biz sana Arapça bir Kur'an indirdik ki, şehirlerin anası olan (Mekke) ve etrafındakileri uyarasın ve insanları, gerçekleşmesinde asla şüphe olmayan ve onların bir araya toplanacağı kıyamet günü ile korkutasın..." (7).

Bunun peşinden insanlarım fırka fırka oluşlarının birer imtihan vesilesi olduğu, insanların cezalandırma ve mükafatlandırma olayına muhatab olabilmeleri için iradeleriyle başbaşa bırakılmalarının buna sebep teşkil ettiği gerçeği vurgulanarak, eğer dileseydi, Allah'ın, insanları melekler gibi emirlerine boyun eğen tek bir fırka kılabileceği gerçeğine işaret edilir: "Eğer Allah dileseydi bütün insanları tek bu ümmet yapardı. Fakat o, dilediğini rahmetine kavuşturur" (8).

Daha sonra, Allah'tan başka veliler edinenlerin bu durumları kınanarak, ihtilafa düşülen konularda yalnızca Allah'ın kitabına başvurulabileceği ve O'nun verdiği hükme rıza gösterilmesinin zorunluluğu dile getirilmektedir. O'nu Rab olarak kabul etmenin göstergelerinden biri de budur: "İhtilafa düştüğünüz hususlarda, hüküm vermek Allah'a aittir. İşte o Allah benim Rabbimdir. Ben sadece O'na tevekkül ettim ve ancak O'na yönelirim" (10).

Allah, geçmiş peygamberlerin kavimlerine emrettiği gibi, Muhammed (s.a.s)'in ümmetini de, dini ayakta tutmaya çalışmaya ve hükümlerini çarpıtıp, ihtilafa düşmeden ona uymaya çağırmaktadır. Gerçek kurtuluşa erenler ancak böyle davrananlardır. Geçmiş kavimlerin helâkleri, dinde ihtilafa düşüp onun aslını tahrif etmelerinden kaynaklanıyordu:

"Önceki peygamberlerin ümmetleri ancak, kendilerine din hususunda gerçek bilgi geldikten sonra, birbirini çekememe yüzünden ihtilâfa düştüler..." (14).

Bunun peşinden Hz. Peygamber (s.a.s)'in şahsında bütün inananlara hitaben: "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Müşriklerin heva ve heveslerine uyma..." (15) emri yer almaktadır. Mü'minler böyle davrandıkları sürece, hiçbir dinî ve içtimaî tahrifata uğramazlar.

Daha sonra, inkârcıların ve inananların Kıyamet haberi karşısındaki tavırları dile getirilmekte ve Kıyamet günü hakkında tartışmaya girenlerin büyük bir sapıklık içinde oldukları bildirilmektedir: "Kıyamet gününe iman etmeyenler Kıyamet'in acele olarak kopmasını isterler. İman ederler ise ondan korkarlar ve onun bir gerçek olduğunu bilirler. Şunu iyi bilin ki, Kıyamet hakkında münakaşa edenler derin bir sapıklık içindedirler" (18).

Allah, dünya hayatında, insanlara istekleri doğrultusunda nimetler verir. Ancak tercihini dünya meta'ı üzerinde yapanlar için ahirette hüsrandan başka bir şey yoktur. "Kim ahiret menfaatını isterse, ona dünyada istediğinin bir kısmını veririz. Ahirette ise hiç bir nasibi yoktur" (20).

Daha sonra kâfirlerin, İslâm'ın tebliğine karşı sapık direnişleri anlatılarak, onların yaptıklarına karşılık cehennem azabını hakettikleri, tevbe edenlerin ise tevbelerinin Allah tarafından kabul edileceği ve onların bağışlanacağı: "Kullarının tevbelerini kabul eden, günahlarını affeden ve yaptıklarınızı bilen O'dur" (25) âyetiyle bildirilmektedir.

Kâfirlerin Allah'a isyan edip, onunla savaşa girişmelerinin akıl dışılığı ve insanoğlunun Allah'tan başka sığınabileceği hiç bir dostu ve sığınağı olmadığı, mantık ölçüleri içerisinde düşüldüğünde, idrak edilmesi hiçte zor olmayan bir gerçektir: "Siz yeryüzünde hiç bir zaman Allah'ı âciz bırakamazsınız. Sizin Allah'tan başka ne bir dostunuz, ne de bir yardımcınız var" (31).

Allah'ın gücünün sınırsızlığına delalet eden sayısız olaylar vardır. Yeryüzündeki her şeyi insanın emrine verişi de bunlardan biridir. Allah, bunun idrak edilebilmesi için, yüzlerce misâl vererek, rahmetinin genişliğini gözler önüne şöylece sermektedir: "Eğer o dilerse rüzgârı keser de rüzgârla seyreden gemiler suyun üzerinde kalıverir. Şüphesiz ki bunda, her sabreden ve şükreden için nice deliller vardır" (33).

Daha sonra, meselelerin çözümü için istişarenin önemi ve gerekliliği vurgulanmaktadır. İslâmın diğer temel esaslarından bir kısmıyla birlikte zikredilmesi, şûranın ne kadar önemli bir mesele olduğunu ortaya koymaktadır: Rablerine icabet edenler, namazı dosdoğru kılanlar, işlerini kendi aralarında şûra ile halledenler ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizi infak edenler" (38).

Resulüllah'a istişare etmesi, "İşlerde onlarla istişare et" (Âli İmran, 3/159) âyetiyle emir siğasıyla bildirilmiştir. Her hareketiyle Allah tarafından yönlendiriliyor olmasına rağmen, Hz. Peygamber (s.a.s)'in önemli kararlar vereceği zaman, yanındakilerle istişarede bulunması, istişarenin önemini her yönüyle ortaya koymaktadır (Ahmed b. Hanbel, III, 24, 30, 32; İbn Mace, Ezan, 1).

Kötülüğün cezasının sade kötülük olduğu bildirilerek, zulme uğrayan insanların aynıyla mukabelede bulunup, haklarını geri almalarının adalete daha uygun olduğu tesbit edildikten sonra, yeryüzünde fesad çıkaranlara, Allah'tan başka kimsenin yardım edemeyeceği gerçeği hatırlatılarak, bu gibilerin âhirette karşılaşacakları elim azap ve bu azaba karşı takınacakları zelil tavırlar gözler önüne serilmektedir: "Göz ucuyla gizli gizli bakarak, zilletten boyunları eğilmiş bir halde ateşe sunulduklarını görürsün... Onların Allah'tan başka kendilerine yardım edecek hiç bir dostları yoktur..." (45-46).

Bunun peşinden, gaflet içerisinde yüzen bütün insanlar, kalplere tesir eden bir üslûpla uyarılarak, Kıyamet'in inkarcılara pişmanlık veren sahneleri gerçekleşmeden Allah'ın davetine icabet edilmesi istenmektedir: "Allah tarafından gelecek olan ve kimsenin de karşı çıkamayacağı o gün gelmeden önce Rabbinizin davetine uyun" (47).

Hz. Peygamber (s.a.s) davasını, insan aklının inkâr etmesi mümkün olmayan bir netlikte tebliğ etmesine karşılık, kavminden gördüğü işkence ve eziyetlere üzülmekle birlikte onların da evvelki sapık kavimler gibi helâk olmalarından ebedî cehennem azabına çarptırılmalarından korktuğu için, gördüğü bütün eziyetlere rağmen, onlar için üzülüyordu. Ayrıca, onların taşkınlıklarına ve sataşmalarına karşı güç kullanmak için ilâhî bir emir gelmemişti. Bunun için zorluklara sabrederek, tebliğ işine devam etmekten başka çaresi kalmıyordu. Allah hem resûlünü teskin etmek ve hem de müşriklerin ruh yapılarını ortaya koymak için, şöyle vahyediyordu: "Ey Muhammed! Eğer onlar yüz çevirirlerse, Biz seni onlar için koruyucu göndermedik. Senin vazifen sadece tebliğ etmektir. Biz insana nezdimizden bir rahmet tattırdığımız zaman hemen onunla sevinip şımarır. Şayet elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir musibet gelirse, Şüphesiz insan, çok nankördür" (48).

Allah'ın her şeyin mâliki olduğu dolayısıyla dilediğini dilediği gibi yapmasına hiç kimsenin itiraz edemeyeceği bildirildikten sonra, O'nun kullarıyla irtibat kurma şekli dile getirilmektedir: "Allah, bir insanla ancak vahiyle veya perde arkasından konuşur. Yahut bir elçi gönderir de izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz O, yüceler yücesidir. Hüküm ve hikmet sahibidir" (51).

Kur'an bir hayat kaynağıdır. Ona tabi olmayanlarsa birer ölüdürler. Ayrıca vahiy olmadan iman ve İslâm'ın ne olduğunun bilinmesi imkansızdır. Bu hususlara temas edildikten sonra, risâletin insanlar için ne kadar büyük bir nimet olduğu gözler önüne seriliyor. Sûre, uyulması emredilen yolun, her şeyin sahibi olan Allah'ın yolu olduğunu, dolayısıyla bu yolda yürüyenlere hiç kimsenin zarar vermesinin mümkün olmadığını bildirip her işin sonunda mutlaka hesap vermek için Allah'a döneceğini tekid ederek son buluyor: "O yol, göklerin ve yerin sahibi olan Allah'ın yoludur, iyi bilin ki, bütün işler Allah'a döner" (53).

Ömer TELLİOGLU

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Kategori:
Okunma sayısı : 1.000+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun